Arşimet'in kaldıracı, Curie'nin cevheri. Aydınlanmacı ile emekçinin buluşması, kilit mesele. Peki bu kilit nasıl açılacak, yani anahtar ne? Anahtar aydınlanmacının elinde olsaydı eğer, şimdiye dek çoktan aydınlanmıştık; ülkemizin yabana atılmayacak bir aydın birikimi vardır çünkü. Anahtar emekçinin elinde. Cevher, Madam Curie'de değil, tonlarca çamurun içinde. Aydınlanmacı bu alçakgönüllü tespiti yapmadan emekçi ile buluşamaz. Yani aslında, emekçi aydınlanmacının kaldıracı değil, aydınlanmacı emekçinin kaldıracıdır. Burjuva Aydınlanması ile Emekçi Aydınlanması arasındaki temel fark da bu noktadadır. Ne mutlu ki, kaldıraç ile cevher ilk kez çakışıyor.Elinizdeki sayının kapak dosyasında "Aydınlanma" meselesini tartışmaya devam ediyoruz. Bu kavram genellikle, "emekçilerin nasıl aydınlanacağı" sorunsalı çerçevesinde ele alınıyor. Konunun bu şekilde kavranması, "burjuva aydınlanması"nın sınırları içinde kalmak anlamına gelir. Yani sorunun, "aydınlanmışların aydınlanamamışları aydınlatması" biçiminde ortaya konulması… Oysa "emekçi aydınlanması" kavramını, aydınlanmaya "emekçi bir karakterin" nasıl kazandırılacağı sorunsalı çerçevesinde kullanıyoruz. Birincisinde emek ve emekçi nesnedir; ikincisinde ise özne. Öyle bir noktadadır ki insanlık, aydınlanmacılar emekçi bir karakter kazanabildikleri ölçüde aydınlatma işlevini sürdürebilirler.
Çünkü artık 18. veya 19. yüzyılda (hatta ülkemizi baz alırsak 20. yüzyılda) yaşamıyoruz. 21. yüzyılda burjuvazinin hiçbir ilerici ve aydınlatıcı potansiyeli kalmadı. 21. yüzyılda küresel sermaye var gücüyle emekten (üretimden) kopmaya ve bağımsızlaşmaya çalışıyor (tabii bu bir ütopya, kara ütopya). Bu eğilim bilim alanına, bilimin teknolojiye indirgenmesi, felsefi ilkelerinden koparılması biçiminde yansıyor. Günümüz küresel burjuvazisinin artık (18. ve 19. yüzyıllarda olduğu gibi) toplumun aydınlanması gibi bir derdi yok. Onun ihtiyacı artık emekçilerin aydınlanması, kulluktan kurtulması ve yurttaş olması değil. Tam tersine emeğin yeniden kullaşması, parçalanması (feodalleşmesi), içine kapanmasıdır günümüz burjuvazisinin hedefi. Dolayısıyla artık, aydınlanmacı aydınlatmak istiyorsa, hatta bilimci bilim yapmak istiyorsa, bu işi burjuva aydınlanması çerçevesi içinde kalarak başaramaz; emek ile tanışmalı ve emekçi bir karakter kazanmalıdır. Konuya dünya siyaset arenasının penceresinden yaklaştığımızda ise şu soru gündeme geliyor: Geri kalmış Doğu (bizim özelimizde İslam) toplumları nasıl aydınlanacak? Daha önce aydınlanmış olan Batılılar (Avrupalılar ve ABD'liler) mı gelip bizi aydınlatacaklar? Aydınlatabilirler mi? Batı'nın artık bir Büyük İskender'i, -hadi ona da razıyız- bir Napolyon'u var mı? Bu soruya yanıt bulmak için derin kuramsal tartışmalara hiç gerek yok. En güzel laboratuvar Türkiye, yani Cumhuriyet Türkiyesi. Ne kadar Batılılaştıysak (kapitalistleştiysek) o kadar gericileştik! Burjuvazimiz küreselleştikçe halkımız gericileşti.
Demek ki Batı'dan (kapitalist-emperyalist dünyadan) artık aydınlanma gelmiyor, tam tersine ortaçağ karanlığı geliyor. Bunu da kavrayamazsa aydınlanmacı, gün gelecek, Avrupa'ya kaçmaktan başka çaresi kalmayacak! Aydınlanma ithal edilemez. Kendi toprağımızla haşır neşir olmamız gerekiyor. Öncelikle bu toprağın insanı olmak, bu toprakla hesaplaşmak, bir yandan ayrık otlarını temizlerken diğer yandan aydınlanma tohumlarını bulmak ve filizlenmesini sağlamak zorundayız. Aydınlanmayı aşağıdan yukarıya köktenci bir tarzda ele alıyorsak, kendi toprağımızdaki dinamikleri bulmak ve çıkış noktası yapmak durumundayız. Bu nedenle İslam'ı tartışıyoruz, İslam'la hesaplaşıyoruz. Tıpkı Batılı aydınlanmacıların Hıristiyanlıkla hesaplaştıkları gibi… Hasan Aydın soruyor: İslam'ın, özellikle 9.-11. yüzyıllar arasında bir Rönesans yaşadığı söylenebilir mi? Batı Rönesansı'nın temelinde İslam dünyasının aktardığı birikimin rolü nedir? İslam dünyasında Batı'dakine benzer bir bilimsel aydınlanma neden gerçekleşmemiştir? Mehmet Dağ soruyor. İslam'da bir "Kopernik Devrimi" olasılığı var mı? Bunlar gerçek sorulardır; toplumunu dönüştürmek ve sonuç almak isteyen kişinin sorularıdır. Dünyayı düşünceler değil, eylem değiştirir. Uygarlık sürecinde (sınıflı toplumlarda) toplumsal dönüşümün motoru sınıf mücadelesidir. Düşünceler, toplumdaki maddi güçlerle buluşabildikleri oranda rol sahibi olabilirler; yoksa unutulup giderler. Dolayısıyla, Aydınlanma sorunsalı çerçevesinde Batılı toplumlar ile İslam toplumlarını karşılaştırırken ve benzer düşüncelerin ilkinde büyük bir toplumsal dönüşüme yol almışken ikincisinde neden etkili olamadığı sorusuna yanıt ararken dikkatimizi toplumsal dinamiklerin analizine yoğunlaştırmak durumundayız.
Batı'da ortaçağlar boyunca -bizzat İslam düşünürlerinden- yapılan çeviriler, Rönesans'ın, giderek Bilimsel Devrimin ve Aydınlanma atılımının oluşumuna zemin hazırlarken, bu düşünsel birikimin çevirisine değil aslına sahip olan İslam toplumları neden aynı dönüşümü gerçekleştirememişlerdir? Batı'nın sırrı nedir? Hıristiyanlık, İslamiyet'e göre daha mı ileriye açık bir dindir? Hayır, hatta tam tersi… Yoksa Hıristiyanlık İslamiyet'e göre daha mı zayıftır da ötelenmesi daha kolay olmuştur? Yine hayır, hatta İslamiyet'ten 600 yıl önce oluşmuş bir din olan Hıristiyanlık doğal olarak daha köklü bir kurumsal yapıya sahipti. Düşünsel düzlemde birçok tartışma yapılabilir ve açıklama getirilebilir, ama bu sorunun asıl yanıtı, ilerici ve eleştirel düşüncenin Batı'da (Doğu'dan farklı olarak) bir toplumsal kaldıraçla buluşabilmiş olmasıdır; bir toplumsal sınıfın ihtiyacı haline gelebilmesidir: Burjuvazinin. O dönemlerde Batı'da olup da Doğu'da olmayan tek şey burjuvazidir. İlerici düşünce, çıkarları aristokrat sınıfların yıkılmasından yana olan bir toplumsal sınıf ile birleşebildiği için Batı'da sonuç alabilmiştir. En başta çıkarılması gereken sonuç, Arşimet'e bir kaldıraç gerektiğidir. Bu kaldıraç, geçmişte, Batı'da burjuvaziydi. Peki, Doğu'da (İslam coğrafyasında) nedir? Bugün artık, -ister Batı'da ister Doğu'da olsun- hangi toplumsal sınıfın çıkarları ilerici, bilimsel düşünceden yanadır? Burjuvazinin mi? Dünyanın ve insanlığın başına çöreklenen bir kabuk halini almış küresel burjuvazinin ve onun bizim gibi ülkelerdeki işbirlikçilerinin böyle bir potansiyelinin kalmadığının en güzel kanıtı ülkemizin 80 yıllık tarihidir. O halde günümüz Arşimetleri yeni bir kaldıraç bulacaklar. Parlak fikirlerinin hayat bulmasını ve toplumda yeşermesini arzu ediyorlarsa yeni bir toplumsal dinamik ile buluşacaklar. Bu nedenle dönüp dolaşıp "Emekçi Aydınlanması" diyoruz. Aydınlanmacı ile emekçinin buluşması, kilit mesele. Peki bu kilit nasıl açılacak, yani anahtar ne? Anahtar aydınlanmacının elinde olsaydı eğer, şimdiye dek çoktan aydınlanmıştık; ülkemizin yabana atılmayacak bir aydın birikimi vardır çünkü. Anahtar emekçinin elinde. Cevher, Madam Curie'de değil, tonlarca çamurun içinde. Aydınlanmacı bu alçakgönüllü tespiti yapmadan emekçi ile buluşamaz. Yani aslında, emekçi aydınlanmacının kaldıracı değil, aydınlanmacı emekçinin kaldıracıdır. Burjuva Aydınlanması ile Emekçi Aydınlanması arasındaki temel fark da bu noktadadır. Tarihte ilk kez öyle bir ezilen sınıf oluşmuştur ki, sadece yıkıcılığı değil yapıcılığı (cevheri) da barındırıyor. Kaldıraç ile cevher ilk kez çakışıyor. Ancak bunu anladığımızda Madam Curie gibi o tonlarca çamura âşık oluruz. Sadece kaldıraç değil cevher de oradadır çünkü. İşte bu da bizim üstünlüğümüz. Batı karşısında aşağılık duygusu içinde olmaya hiç gerek yok, hatta tam tersi bir ruh hali içinde olmalıyız. Onlarınki de (burjuvazininki de) Aydınlanma mı! Nice cefalar çekerek 1000 yılda yaptıklarını 100 yılda hovardaca harcayıverdiler. Bugün Galilei'nin, Newton'un, Voltaire'in, Rousseau'nun, Darwin'in kemikleri sızlamıyor mu? Burjuva Aydınlanması ancak burjuvaziyi aydınlatabildi; sağ olsun, o da bir katkıdır, mirasımızdır. Ama Emekçi Aydınlanması bütün insanlığı aydınlatma potansiyeline sahip. Ve öyle anlaşılıyor ki, bu ışığın kaynağı esas olarak Doğu'dadır, Ezilen Dünya'dadır, emekçilerin coğrafyasındadır. Bilim ve Gelecek, kaldıracı öteden beri tespit etmişti; farkı buradadır. Ama artık sorun cevheri bulup çıkarmakta. Bu noktada zorlanıyoruz, elimiz ayağımız birbirine dolaşıyor. Üzerimize çamur sıçrıyor, tiksiniyoruz. Bazılarımız yılıyor, cevheri daha temiz olduğunu düşündüğü, ama aslında çok daha kirli olan yerlerde arama yoluna sapıyor; kafayı toslayıp geri dönüyor. Ama şu veya bu şekilde bir mücadele de sürüyor. Bu sayımızın kapak dosyasında değerli yazarlarımız Mehmet Dağ ve Hasan Aydın soruları formüle ediyorlar ve bir arayış çabasına girişiyorlar. Henüz bir başlangıç. Tartışmaya önümüzdeki sayılarda da devam edeceğiz. Dergimizin misyonu budur; Curie'lere yöntem bulmak…
Bilimdeki en büyük 10 bilmece: Bilimin yüzyıllardan beri bilginler tarafından tespit edilen bazı sırları hâlâ çözülememiştir. Ancak bilginler yine de haklı olarak bu sırlara meydan okumaktan vazgeçmezler. İşte bazıları: Neden bir şey vardır da hiçlik yoktur? Yaşam nasıl başladı? Başka evrenler de var mı? Bilinç nedir? Düşüncelerimiz nereden geliyor? İnsanın doğası nedir? Zamanın doğası nedir? Her şey nasıl sonlanacak? Ve diğerleri…Bilim sayesinde yıldızların nasıl doğup öldüklerini biliyoruz. Ayın 4 milyar yıldır ışıdığını, yaşayan türler arasındaki bağlantıları, atomun yapısını, nöronların işleyişini, evrenin yaşını… Bu bilgiler gözlem, deney ve düşünce yüzyılının meyveleridir. Bilim bu bilgileri sınıflandırır, isimlendirir ve insanın atalarından aldığı akıldan yararlanarak bugünü inşa eder. Peki, tüm bunlar dünyanın karmaşık yapısına bir son verir mi? Hayır. Çünkü bilimin yüzyıllardan beri bilginler tarafından tespit edilen bazı sırları hâlâ çözülememiştir. Ancak bilginler yine de haklı olarak bu sırlara meydan okumaktan vazgeçmezler. Bilim büyük bilmeceleri soruşturduğunda kuşku götürmez ilkeler keşfeder, kendi bilgisini sınar ve sorularını genişletir. Kısacası bilim, dünyalarını daha iyi anlamaları için insanlara yardım eder. Tıpkı "insanın özü" bilmecesindeki gibi.
Biyoloji insanı doğanın içine götürüp onun davranışlarını inceler. Bizler de bu şekilde bilinen birçok türle ortak olan karakteristik özelliklerimizi görürüz. Ancak yine de inanç ve düşüncelerimizdeki sorgulamalar insanı diğer hayvanlardan ayıran ya da insanı diğer hayvanlara yaklaştıran şeyin ne olduğunu anlamak için bize yetmez. Eski sorgulamaları gölgede bırakan bilim bunun yerine yeni sorular yaratır. Hislerimizin üretildiği beyin, düzenleme ve çalışmasıyla düşüncemizin sınırlarını belirler. Peki, bu durum bilincin ortaya çıkmasıyla mı başlar? Düşünceler nereye kaydolur?Dünyada ortaya çıkıp sonsuza tekerrür eden ilk şey nedir? Evrendeki "şey"lerin anlaşılmaz bir yapısı olsa da bilim, yaşamın temelinin herhangi bir büyü ya da el değemeyecek bir şeye dayanmadığını ortaya koymuştur. Ancak bazen yine de bilimsel teoriler eski büyülerden temel alır. Bugün fizik de başlıca teorileri için kendine hâlâ çözümlenememiş bazı bilmeceleri temel almıştır: Zamanın yapısı, diğer evrenlerin varlığı, her (...) Yazının tamamını Bilim ve Gelecek dergisinin 56ncı sayısında bulabilirsiniz.
***
Allah adı niçin çok yeni? Tıklayınız.
0 yorum:
Yorum Gönder